30 Aralık 2010 Perşembe

Taze öğretmenin anıları

Sizler bu kadar kahrımı çektikten sonra işe başladığımı, kendi hayatımı kurduğumu söylemezsem ayıpların en büyüğünü yapmış olurdum.


3 haftalık iş hayatımın özetini paylaşmak istiyorum:



  • İdareyle konuşmaya ilk gittiğim gün öğretmenler odasına girip el sallayarak 'Merabaa, ben yeni atanan ingilizce öğretmeniyim.' diyen salak bendim.
  • Okulun ilk günü sınıfa nasıl gireceğimi, çocuklara nasıl hitap edip 'Ay ben bağıramam yaaağğğ!' diye düşünürken, sınıfa girdiğimde herkesin ayakta olduğunu görüp 40 yıllık öğretmen misali 'Herkes yerine otursun!' diye kükreyen deli yürek de bendim.
  • Daha ilk haftamda kafamdan yıllık plan uydurup bunun gerçek yıllık plana uyduğunu gören ileri görüşlü genç de bendim.
  • Konuları anlatırken 60-70 kişilik sınıfta ordan oraya zıplayan ve 'Hoooop bu kelimeyi al başa, aldık mıı? Tamam şimdi aynısını geçir aşağı! Kopya çekin biraz yukarıdan, aynısını yazıcaksınız çok kolay yea!' diyip tüm sınıfın ilgisini çekip hiç örnek olmayacak şekilde konuyu kavratan kişi de bendim.
  • İlk haftadan tüm yaramazları gözüme kestirip onlara çeşitli görevler veren, onlarla ilgilenip onların dersle ilgilenmesini sağlayan zeka küpü de bendim.
  • Dersin ortasında en arka sırada ayağa kalkıp kendi etrafında dönen çocuğu bir anlık sinirle 'Evladııım senin kafan mı güzel?!' diye azarlayan da bendim. (çocuk 10 yaşındaydı)
  • Bunları yapmamla beraber 2. haftadan sesi kısılıp hasta olan, 3 gün rapor alan acemi öğretmen de bendim.
  • Öğrencilerinden çeşitli hediyeler, şiirler, iltifatlar alıp poposu kalkan kişi de ben oluyorum.
  • Bugün, 'Likes and dislikes' konusu hakkında cümleler kurdururken öğrencisiyle arasında bu şekil bir konuşma geçen öğretmen de tabiiki benim: (Yaş 9-10)
      Öğrenci: Öğretmenim... Hmmm... I like you.
      Ben: Benden mi hoşlanıyorsun?
      Öğrenci: Yok öğretmenim. Çikolata seviyorum. Ay lik çaklıt. (Lick kelimesinin anlamını bilmeyen bir genç tabii bilmiyor ki  ben orada yerle bir oldum. Merak etmeyin yahu tabi ben de söylemedim.)
       Ben: 'You'nun 'Sen' demek olduğunu biliyorsun ya yavrucuğum, ben çikolata mıyım?
       Öğrenci: Çikolata kadar tatlısınız ama öğretmenim, ben çok seviyorum sizi.
       Ben: Ehehhe. Tamam aferim. Hayydiii başka cümlesi olan.


Şimdi kim diyor öğretmenlik sıkıcı, monoton diye.
Ben her gün gördüklerimden ve duyduklarımdan ne hikayeler çıkarırım siz süper 'heyecanlı' işlerinizin başınızdayken.
Ben hayalimdeki mesleği yapıyorum.
Hadi şimdi dağılın.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Sikertmeden çıktım da halilim

Sonunda sınav bitti... Hatta biteli baya oldu; hatta açıklandı bile bildiğiniz üzere, ama ben kafamı toplayıp ancak bir şeyler yazabiliyorum.


Ne kadar kafamı topladığım da tartışılır aslında. Sınavla birlikte ben de bittim resmen, çevremdekilerin ve çevremde olmasalar dahi sosyal medyada bulunan insanların KPSS deyince aklına ilk ben, ikinci olarak ÖSYM gelmeye başladı. 
Siz düşünün nasıl reklamımı yapmışım ya da siz düşünün ne derece kafayı yemişim ki yıllardır popüler kurumun önüne geçmişim. Aslında bu ÖSYM'nin kendi suçu. Of ya! Siktir et ÖSYM'yi siyaset yazamayacağım burada, zaten kafam bozuk.

Sınavın açıklandığı gün, önceki sınavdan 2 puan fazla aldığımı öğrendim, tepki veremedim. Bütün gün suratım asık gezdim, kimse sevinmeme/sevinememe nedenimi anlayamadı. 

''Allah belalarını versin 3 ayımı çaldılar, kaç bin lira zarardayım mına koyayım 2 puan mı verdiniz! '' tepkisini veremedim kimseye, içimde patladı. 

Şimdiye kadar kendime ait bir yuvam olabilirdi. Bir miktar paracığım, küçük küçük öğrencilerim ve küçük küçük özel öğrencilerimi anlatabilirdim burada ama yine aynı terane.

Tercihlerle uğraşıyorum, evde her kafadan bir ses çıkıyor, etrafımdaki herkes bir yorum yapıyor. Bilen de konuşuyor bilmeyen de. 'Topunuzu sikiyim' diyemiyorum, yardım etmeye çalışıyorlar biliyorum ama benim de bir dayanma gücüm var. 

Tercih yapacağım okulları geçtim, tercihlerimi vereceğim güne bile karar vermeye çalışıyorlar. Her hakkımı elimden alıyorlar ama ben sadece susuyorum, tek kelime edemiyorum, sinirlerime hakim olmaya çalışırken kendime zarar veriyorum.

Artık kendi hayatımı istiyorum ben, kimseye hesap vermek istemiyorum.Önüme tercihler sunsunlar istemiyorum...Çünkü ben, hayatım boyunca her zaman yanlış şıkkı seçtim, hep böyle oldu. Kendimi ezik gibi hissetmekten sıkıntı geldi.

O değil de birine fena patlıycam bir gün ama o kim olacak şu an kestiremiyorum. İçimde öyle bir hırs, öyle bir öfke ve öyle bir gerginlik var ki yardım etmeye çalışan, çalışmayan, uğraşan, uğraşmayan hatta tanımadığım insanların bile ağzını yüzünü dağıtmak istiyorum. O kadar sinirliyim ki kendime asla zarar vermeyi bile düşünmeyen ben, beynim çıkana kadar duvara kafa atmak istiyorum. 

Beynimden nefret ediyorum artık, sabrımdan nefret ediyorum, uğruna savaştığım şeylerden nefret ediyorum. Beynim o kadar yorgun ki mantıklı hareket edemiyorum, herkesi kırmak istiyorum, kötü davranmak istiyorum, ağzına sıçmak istiyorum insanların. Üzülsünler istiyorum, öyle bir kafadayım ki bu aralar 'Aysuun yemek hazır!' cümlesi bile inanılmaz sinirlerime dokunmaya başladı.

Çok tehlikeli bu dönemler, insanları kendimden uzaklaştırmaya uğraşıyorum. 
Çünkü hepsini kıracağım..
Biliyorum.

24 Ekim 2010 Pazar

Merhaba istanbul, ben geldim

Dün öğleden sonra İstanbul'a döndüm, döndüğüme o kadar mutluydum ki otobüsten indiğimde toprağı öpüp, binaları yalamaya çalışırım diye çok korktum.


Önceki gece uyumadığımdan; uykumu kesen yan koltukta oturan 'altın kızlar' mensubu olduğunu düşündüğüm 3 tane teyzeyi saymazsak bütün yol uyudum. O teyzeler adeta otobüsten otobüse görüşüyorlarmışçasına bütün yol susmadılar, annem hiç uyumadı, haline üzüldüm, kadının beyni skilmiştir çünkü teyzeler bir ara öyle aştılar ki gençliklerinde yaşadıkları 'tarla maceraları'na kadar anlattılar, tabi ben bunları arada bölünen uykum sayesinde duydum.


Otobüsten indikten sonra eve geldim,bir süre benim cücük suratlı sevimli yeğenimle oynadım, bir kaç telefon konuşmasından sonra dışarı çıkmaya hazırlandım. Neredeyse temmuz ayından beri Taksim'e gitmemiştim, bu kadar uzaklık benim bünyeme tersti. İçerenköy'e yakışmayacak derecede süslenip siteden çıktım, dolmuş bekledim, bekledim, bekledim... Dolmuşun gelmesi yerine 4 tane araba beni ezmeye kalktı, 3 tanesi mükemmel kornalarıyla kalp krizi geçirmeme neden oldu, 'Aman yeaa Bostancı'ya kadar taksiyle gideyim 10 lira bişey tutar en fazla.' diyerek taksi çevirdim, tabii İstanbul'dan uzun süre uzak kalmamın acemiliğiyle caddedeki trafiği hesaba katamamışım, taksi şöförünün yönlendirmesiyle Kadıköy'den Taksim'e geçmeye karar verdim, bu kararı vermem bana 20 liraya mal oldu (Kadıköy-İçerenköy dolmuşu 2.20), böylece istanbul bana ilk öpücüğünü vermiş oldu.













O arada benim çok özlediğim arkadaşlarımdan biriyle konuştum, Kadıköy'deymiş, Taksim'e geçeceği için 'Beni bekleyin, 10 dakikaya ordayım.' dedim. Karaköy iskelesine doğru benim müthiş topuklu çizmelerimle koşarak gittim, içeri girdim, kapıya doğru şuursuzca koşarken kapı yüzüme kapandı. Arkadaşlarım vapurda ben içeride birbirimize dramatik şekilde el salladık ki içeride yaptığım 'Kapıyı kapamayııın, yetiştiiim!' gösterisini anlatmıyorum bile. Vapur kalktıktan sonra fark ettim ki nasıl bir şov yaptıysam herkes bakıyor, usulca hiç bir şey olmamış gibi bir yere oturdum kulaklığı taktım, başımı öne eğdim. Vapurdan indikten sonra tünele gidecektim, işin komik kısmı vapurdan tünele giden yolu karıştırdım, gecenin bir vakti Karaköy'de bir oraya bir buraya dolandım, artisliğimden kimseye de sormadım; 'Ay hep gittiğim yol nasıl unuturum hayatta soramam şimdi köyden indim şehire mantığıyla ne o öyle.' diye diye 5 dakika dolandıktan sonra koskoca İETT yazısını gördüm. Üstüne tramvayı da kaçırdım.



Bunları atlattıktan sonra sonunda Taksim'e ulaştım. Klasik taksim gecelerimden birini geçirdim, arkadaşlarımla görüştüm içtim; başka mekana geçtik, içtim; sonra başka bir yere geçip dans ederken içtim; çıkışta o kafayla yolda 'tekilacı' görüp hem kendim içtim hem herkese içirdim; arkadaşın eve geldik, yine içtim ondan sonra zaten sızmışız. 


Sabah uyandığımda 'başkasının evinde kalma' sendromunu yaşadım. Allah'ım dünyanın en zor şeyi önceki gece o kadar içtikten sonra sabah hazırlanıp eve gitmek. Ablamların yeni evi öyle sikko bir yerdeki zaten kaybolucam stresi de sardı dört bir yanımı. Erteledikçe erteledim, 3-4 kahve içtim, nete falan girdim, baktım herkes gidecek evden. 'Aysun'cum sana yol göründü.' diyerek tam anlamıyla akşamdan kalma halimle yani gözler çökmüş, saç leş, ağzımda iğrenç bir tat, başkasının evinde kalmamdan kaynaklanan uyku yoksunluğu yani tam bir pazar mallığıyla eve doğru yola çıktım. Uzun bir yolculuğun beni beklediğini o zaman kestirememiştim. Önce Bostancı'ya vardım diye sevindim. Taksi arıyordum ki 4 tane taksiye sormama rağmen Kiptaş konutlarını bilen çıkmadı. 'Ulan kazmalar! Kocaman site, nasıl bilmezsiniz' de diyemedim tabi, ske ske ablamı aradım, dolmuşun yerini tarif etti. Yine sora sora buldum, dolmuş yine yanlış yerde indirdi beni, yine İçerenköy'de kayboldum ve 2 saat 15 dakika sonunda eve enkaz şeklinde varabildim.


Yukarıda da anlattığım gibi dün ve bugün İstanbul bana kucak açtı, doğrusunu söylemek gerekirse İstanbul beni kucağına oturttu, ilk öpücüğün sonrasında yaşattığı çılgın bir sevişmeden sonra yatağa bir not bıraktı, gitti, bir daha aramadı. Anladım ki İstanbul'dan bir süre uzak kaldıktan sonra gelmek bisiklete binmek gibi, ilk baş sendeliyorsun daha sonra öyle bir alışıyorsun ki bir daha uzak kalmak istemiyorsun.
Bu yüzden tüm kötü şeyleri sevdiğim gibi ben bu şehri de çok seviyorum.

12 Ekim 2010 Salı

Unutmanın neresi iyi?

 


Göğsümün ortasında duran ikinci bir kalp ağır gelmişti bana, nefes alamayacak durumda kalakalmıştım. Aynada tek parça görünen bedenim içinde paramparçaydı.
Telefona sarılıp durmadan O’nu arıyor, bağırıyor, asla doğru olduğunu düşünmediğim şeyleri söylüyordum,  nefretimi kusuyor, kendimi durduramıyordum. Her sabah ağlayarak uyanıp, O’nu sevdiğim günden, ona dokunduğum zamanlardan nefret ediyordum.

Zamanla acımın yavaşlamaya başladığını düşündüm… Telefona bakmamaya alışmıştım, her gece O’nu rüyamda görmeme rağmen sabah ağlayarak uyanmalarım azalmıştı.. Arkadaşlarımla içtiğim zamanlar ise sıklaşmış  her gece içimdeki yaraların acısını uyuşturmak istercesine içmeye başlamıştım. O’nu unuttum diyordum. Fotoğrafları kaldırmıştım. Yine de bir intikam hırsıyla geceye verdim kendimi… İçtim, eğlendim, şehir şehir gezdim  ama her gecenin sonu gözyaşıyla bitti, ben öyle olmasını istemesemde… Çünkü nefretim öyle büyüktü ki canımı bu kadar yaktığı için tüm güzel anılar gitmişti aklımdan, her gece yatarken kavgalarımızı düşünüyor, dışarıdan mükemmel güçlü ve neşeli görünen ben, her gece yatakta nefesim kesilinceye, sızıncaya kadar ağlıyor, ‘Bitsin artık!’ diye Allah’a dua ediyordum. Bitmemişti… Çünkü tüm anılar karabasan gibi çökmüştü üstüme, ben O’ndan kurtulamıyordum.

İlk 6 ayı atlattığımda içimde onunla alakalı hiçbir şey kalmadığını düşünmüştüm, saçma sapan melankoliden sıkılıp artık normal hayatıma geri dönmeliyim diyordum, en azından öyle olmasını istemiştim. Ama öyle olmadı, olduğunu sandım sadece.

Yeni birini buldum, beni çok seven birini. Onun canını acıtmaya başlamıştım bu sefer, O bana nasıl davrandıysa bilinçsizce beni seven adama on katı kötü davranmaya başlamıştım. Vicdan azabından kurtulmak için Freud’un bulduğu tüm savunma mekanizmalarını kullanmıştım. Ama kurtulamadım, yine aynı adam yüzünden iyi giden ilişkim bozdum ki bu benim hala insan olduğum anlamına geliyordu, hala vicdanımın olduğuna…

Günler, aylar geçti bu şekilde… Unutmadığımı düşünüyordum, bu geceye kadar. Sanırım hala birine aşık olduğumu düşünmek içimi ısıtıyordu.

Ama bu gece fark ettim ki O’nu hatırlayamıyorum artık.
Ne rüyama giriyor ne de yüzünü hatırlayabiliyorum.
Bu büyük acının onu unuttuğum zaman geçeceğini düşünürdüm.
Ama asıl acı onu unuttuğum zaman başladı.
İçim ıssızlaştı.
İçim soğudu.
Anılar kayboldu.
Allah kahretsin!
Mimiklerini hatırlamaya çalışıyorum, olmuyor!
Hayatımın en güzel aşkı silindi belleğimden ve ben bunu bu gece fark ediyorum.
Belleğimden beni ben yapan anılar silindi.
Sanki aynada gördüğüm bedenimin bir parçası eksik artık ve ben o parçanın neye benzediğini bile hatırlamıyorum.
Görünmez bir parçam O’nda kaldı ve ben bunu geri almak için hiçbir şey yapamıyorum.

22 Eylül 2010 Çarşamba

Tıpkı benim gibi..




Düşüncelerimi, beni gerçekten anlayacak birini bulmam imkansız gibi geliyor artık bana...


Yine de evimde boğuluyorum, yalnızlık nefesimi kesiyor... Kendimi sokaklara atmak, insanlarla konuşmak, kendimi onlara anlatmak istiyorum, dinliyor gibi gözüküp dinlemeseler, anlıyor gibi görünüp anlamasalarda...


Anılarım durmadan hesap soruyorlar benden, tekrar tekrar aynı görüntüler belleğime bir kabus gibi çöküyorlar...Ve hep o yüz.. Yüzündeki o ışık hayatımı ortadan ikiye bölüyor. Ne geriye dönebiliyorum, ne ileri gidebiliyorum...


Sevgiye inançsızdık aslında biz. Peşinden koştuğumuz insan bizi sevmeye başladığında, ondan nasıl da uzaklaşırdık, nasıl ciddiye almazdık sevgisini... Ama bizden biraz uzaklaşmaya başlasın hemen geri dönerdik hiç bir şey olmamış gibi... Kaybolmuştuk dağıttığımız sevgilerde, kim bizi seviyordu, biz kimi seviyorduk; her şey birbirine karışmıştı.


Ama biliyor musun? Yıllardır kimseden değil, kendinden öç aldın sen..


Bu kadar insana kendini sunarak kendini cezalandırdın...


Tıpkı benim gibi...

17 Eylül 2010 Cuma

Peki ben?


Sabah (15.30)
 

Uyandım, daha doğrusu yüksek sesli TV yayını sayesinde uyandırıldım, KPSS ile ilgili haberler vardı, gözaltılar, kopyalar... Dinlemedim, kalktım kapadım, kendime bir kahve yaptım, beni en çok neşelendiren şarkıları açtım, bilirsiniz bazı şarkılar vardır, bir fincan kahve eşliğinde sabah dinlenir, gününüz güzel geçer, en azından öyle olmasını umuyordum.

17.30

Kahvemi bitirdim, bitirirken twitterda, orda burda bir kaç bir şey karaladım, müzik dinledim, gittim duş aldım. Günlerdir süren, belirsizliğin yarattığı depresyonu bugün bitirmeye kararlıydım. Gossip girl'ü izlememden kalan bir gazla elbise giydim, saçlarımı yaptım, mükemmel bir makyaj yapıp dışarı çıktım. Kulaklığı taktım, biraz yürüdüm, vitrinlere baktım, bir yere oturdum bir şeyler içtim, kuaföre gittim. Kendimi inanılmaz iyi hissediyordum, çünkü günlerdir evde pijamalarımla oturup sabaha kadar dizi izleyip, dizi izlemediğim zamanlarda 2 tane kitabı aynı anda okumaktan başka bir şey yapmıyordum, hepsini geçtim evden çıkmıyordum. Kendime bakmak iyi gelmişti, bir arkadaşıma uğradım, kahve içtik, ona ilişkiler hakkında tüyolar verip geyik yapıyorduk ki...

19.48

Babam aradı, eğitim bilimleri sınavı iptal olmuş. Konuşamadım, eve geliyorum dedim ve apar topar çıktım arkadaşımın evinden. Eve geldim, suratım nasıl allak bullak olduysa evdekiler hiç bir şey demediler. İnternete baktım, haberleri izledim, tek kelime edemiyordum. Bir arkadaşımı aradım ve beni kendime getirdi: 'Oturup daha iyi çalışıcaz, en fazla 1 ayda sınav yapılır zaten. Ayrıca tüm konuları biliyoruz, öncekinden de iyi alıcaz, bundan eminim.' dedi o gazla oraya buraya bir şeyler yazdım, küfür ettim, kavga ettim. Gittim arkadaşımdan bir kaç test kitabı aldım. İnternette bir kaç test çözdüm, güvenim kendime geldi. En azından öyle sanıyordum... Ağlama yetimi kaybettiğime bugün inanıyorum, filmler haricinde ağlayamıyorum artık. Uğradığım(ız) haksızlık karşısında küfür etmekten başka bir şey yapamıyorum, ağlasam belki şu göğsümün üstüne oturmuş fil kalkacak, nefes alabilicem. Herkes 'Yanındayız'', ''Bunu kesinlikle diğerinden de iyi yapacağına eminiz.'', ''Daha da iyi bir puan alacaksın, bu hırsından vazgeçme ki o kopyacılar günlerini görsünler.'' diyor, peki ben?

Çok korkuyorum.
Tam 4 saattir yanımda duran test kitaplarını açmaktan, yeniden aynı sıkıntıları yaşamaktan, Pavlov'dan, Skinner'dan, Freud'tan, Taba'dan, Tyler'dan, kelimelerden, şıklardan, aşağıdakilerden hiç bir şeyden korkmadığım kadar çok korkuyorum. Tüm planlarım yerle bir oldu, hayatım alt üst olmuş durumda, şu an sadece bu gerizekalı birgisayarın başında oturup yazabiliyorum. Hiç bir şey bilmiyorum. O kitaplar gözümün içine doğru bakıyorlar, o kitaplar göğsümün ortasına oturmuş durumda ve ben nefes alamıyorum.

Herkes bana güveniyor ama tüm söylediklerime rağmen, peki ben gerçekten kendime o kadar güveniyor muyum?

Bilmiyorum.

10 Eylül 2010 Cuma

Zaman iyileştirmez sadece geçer.


         

           I. evre: Ayrılık sonrası:



O gitmişti ve ben hayatımı siken bu şarkıyı dinleyip, ağlayarak yazıyordum: http://kpssgunlukleri.blogspot.com/2010/06/cunku-gone-away-calyordu.html



II evre: Ben artık aşık olamıyorum!



O gideli çok uzun zaman geçmişti, bünyemde yarattığı acılar son bulmuş artık adını duyunca bile bir şey hissetmez duruma gelmiştim. Artık yeni bir ilişkiye hazırdım, daha ne bekliyordumki? Unutmuştum işte, artık taze bir kan gerekiyordu kanıma karışacak, kalbimi hızla attıracak. Çok uzun zaman olmuştu birine karşı heyecan hissetmeyeli, uyanınca mutlu olmayalı.


Evet, olmalıydı artık, aşık olmalıydım. Ama nasıl? Bugüne kadar 2 kez aşık olmuştum, 1 günde, ani bir şekilde. Şimdi zamana bırakılamazdı, öyle değildim, aşk emek verilecek bir şey değildi benim gözümde, aşk aşktı, bir anda olmalıydı, sevgi ise zamanla oluşurdu. Ben birini sevmek istemiyordum ki, aşık olmak istiyordum, gözlerim kör olsun, şuurum kaçsın, her yerde sevgilimi anlatıyım, O olmadığı zaman böğrümün tam ortasına bir fil çöksün ve özlemekten kıvranıyım istiyordum, hepsi bu.


Zaman geçti, çok uzun zaman geçti. Kanım bile hızlı akmadı, sevdim ama aşk çok uzaktı. Çok denedim, çok uzaklaştım kendimden. Çünkü aşk bencillere göre bir şey değildi ve ben aşık olamayacak kadar 'bencil' bir insana dönüşmüştüm. Kimse 'neden?' diye sormadı, ben de sorgulamadım, işte o yüzden aşık olamadım, ben de dahil herkes o yüzümü unuttu. Halbuki ben aşıkken çok güzel olurdum.



III evre: 'Canım neredesin?'



'İnsanın neresi acırsa, 'can'ı ordadır', kimse acıtamıyor artık beni. Kimseye yaklaşamıyorum. Daha bir kaç ay öncesine kadar aşık olamıyorum diye yırtınırken, şimdi hoşlanamıyorum bile. Birinden hoşlanmam en fazla 1 ay sürüyor, inceliyorum, çok inceliyorum, göze batmayacak yanlışlar buluyorum, 45 yaşındaki evde kalmış kadınlar gibi eleyici oluyorum, soğuyorum, yalnız kalıyorum ve ağlayamıyorum. 



İlişkilerden uzaklaştıkça uzaklaşıyorum, içime kapanıyorum, gereksiz yere neşeli oluyorum, mutlu çiftler görüp kıskanmıyorum bile. Hislerimden uzaklaşıyorum, çirkinleşiyorum, mutsuz bile olamıyorum. Duruyorum, duygun oluyorum, ruhsuz oluyorum, susmuyorum. Yazıyorum, şarkı söylüyorum, dışarı çıkıyorum, dans ediyorum, içiyorum, bakıyorum. Sadece bakıyorum, etrafıma bakıyorum çünkü ben artık hiç bir şey hissedemiyorum, acı bile.



En sonunda okuduğum bir kitaptan alıntı bu cümleler yankılanıyor beynimde: ''Çoktan beridir kendi başımdan geçenlere ağlama yeteneğimi yitirdim. Ağlamak istediğimde, hep başkalarını düşünüyorum artık. Başkalarının başından geçen öyküleri düşünüyorum. Bazen aptal aptal oturup, eski Türk filmlerine de burnumu çeke çeke ağladığım oluyor. Bakın, bunu da şimdi burada itiraf ediyorum.'



Gülüyorum, artık çok geç.

Şekerlik gibiyim

Bayram geldi değil mi?


Günler geçiyor tabi, ben de memleketime geldim.


Ben burada bayramları çok severim aslında, anasınıfından beri tanıdığım tüm adamlar toplanıp içeriz, ölümüne içeriz, her gün sarhoş olur saçmalarım. Kimse bir şey demez, neden? Çünkü ben o adamların sünnetlerine bile gittim,(sınıfça toplanıp arkadaş sünnetine gitme gibi bir ritüelimiz vardı vakt-i zamanında) çünkü ben en iyi arkadaşımın her şeyini biliyorum, onlardan utanıcaksam hiç konuşmayım daha iyi.


İçlerinden biri: 'Sen de sağlam küfür ediyormuşsun yea.' dedi, 'Oha oğlum sen nerden biliyorsun?' dedim, şaşırdım tabi. Tamam çok terbiyeli biri sayılmam ama topluluk içinde de bu derece küfretmiyorum.                'Yayınlıyorsun ya.' dedi. İçimden 'Vay 'mına koyayım ya, blogumu okuyorlar.' diye düşündüm, yazdığım abidik gubidik yazıları birilerinin okumasından daha mutlu eden bir şey yok bu günlerde beni. Çünkü o kadar sikko, o kadar belirsiz günler yaşıyorum ki şöyle anlatıyım. En başta evim yok. Evet, gerçekten yok. Burası benim evim diyebileceğim hiç bir yer yok, hiç bir yere ait değilim, yerleşemiyorum, ulan dolabım yok, kıyafetlerim oraya buraya saçılmış bu amına kodumun sınavı yüzünden, param yok, babamdan bin tür şirinlikle bir ton para alıp sonrasında utanıyorum ve bana 'Şeker bayramı geldi şekerim.' diyorsunuz, -e hoşgeldin bebeğim.


Aile büyüklerinden birinin evine gittim tahmin edebileceğiniz gibi; herkesle 'Hoşgeldin bayram, Naber kpss?' tadında konuştum. 'Mağdur' oldum, 'Kpsszede' oldum, 'Çok sigara içiyor.' oldum, 'Manken' oldum, 'İşsiz' oldum, 'Kendime dikkat etmeyen.' oldum, 'İstanbul'da ne işin var senin yie?' sorusuna maruz kaldım. Oldum da oldum, bu bayramda ben bir çok şey oldum, yani anladığınız gibi bir 'bok' olamadım. Başarı hikayelerini dinledim mükemmel ailemin, 'Makina mühendisliği yüksek lisansı yapan fizik mühendisi', İngiltere'de doktora yapan', 'Tıp okuyan', 'Doçent olan' kuzenlerimi öptüm, hepsinin de bayramını kutladım, sırasıyla hepsinden 'Kpss noldu ya? Çok şanssızsın.' cümlesini duydum.


Şunu söyleyebilirim ki: 'Sigarayı çok içiyorum, öküz gibi alkol tüketiyorum, elimde 80 puanım öğretmen olmayı bekliyorum ama sizin yaşayamadığınız hayatlar yaşadım ve hepinizin mına koyayım, kendi ailem dışında hiç birinizi de sevmiyorum. Kitaplarınızın içinde gömülün.'


Herkese iyi bayramlar.

4 Eylül 2010 Cumartesi

'Atamalar ertelendi.'

30 ağustos normal bir gün gibi başlamıştı, ablamın evini taşıyorduk. Bütün eşyalar kolilenmiş, nakliye aracının gelmesini bekliyorduk, biz de ablamla birlikte ablamın arkadaşının evine geçecektik. Malum benim 1.5 yaşındaki canavar yeğenim Efe ve taşınma olayı yanyana hiç uymuyordu.




Her neyse ablamın arkadaşının evine gittik, Efe'yle uğraştık,tabi ben heyecanla 31 ağustos olsa da atamalar açıklansa diye bekliyorum, hatta olayı o kadar abarttım ki ikea kataloğundan yeni evim için eşya falan seçiyorum. Nereleri yazdın geyiği dönüyor, zevkten dört köşeyim sınav iptal olmadan şu atama krizini atlatıcaz diye.

Saat 18.00 itibariyle babam aradı, CNN TÜRK'te alt yazı geçmiş 'Atamalar ertelendi.' diye. 'Yalandır o yea.' dedim tabi hemen internete girdim, haber doğru çıktı, YÖK başkanı açıklama yapmış: 'Kopya çekmişler, biz soruları sattık zaten, her sene yapıyoruz bunu ama bu sene siz de cozuttunuz, şimdi yargıya intikal etti, derdinize yanın, atamaları erteledik.' diye.

O anda bana bir ateş bastı, gittim balkonda bi sigara içtim, kesmedi, bir tane daha içtim ama ağlayamıyorum yok yani olmuyor, tüm hayallerim cumburlop diye suya düştü, bir kaç arkadaşla konuştum falan herkes mal olmuş.

Ablamın yeni evine gittik, tabi her şey kolili (ne garip kelimeymiş, sesli söyleyin bak 'kolili'), ben hiç konuşmuyorum koli açıp yerleştiriyorum. ''Pizza siparişi verelim.'' dediler. Ben aradım dominosu, adam nasıl kazma çıktı anlamıyor dediğimi, 'Skicem.' dedim, zaten kafam bi milyon bi posta onunla kavga ettim. 2 büyük pizza istedim, 'Nasıl istersen öyle getir, anlamıyorsun zaten.'' dedim kapadım. 

Ablam bıdı bıdı yapmaya başladı 'Bu kadar insana o kadar pizza yeter mi yeaa!' diye. Cevap vermiyorum hala bir şeyler yerleştiriyorum, bir kaç kez daha söyleyince ben ağlamaya başladım. 'Tamam lan skerim pizzanızı da evinizi de, sizle mi uğraşıcam, kıçını kaldırıp sen arasaydın, ben yemem olur biter, zaten YÖK atamaları erteledi, ortada kaldım, sktiğimin cemaati, hepsinin götüne minare girsin, hayatımı siktiler.' diye krize girdim, herkes şok oldu kimse cevap veremiyor. Krizim geçince 'Hadi yeaaa pizzalar geldi mi?' diye gittim, bir büyük pizzanın yarısını yedim.

Şu an şoku atlatmış durumdayım lakin bu 79.792 puanla (İstanbul'a atanmama yetecek bir puan) beklediğim gerçeğini değiştirmiyor. Eşyalarımın bir kısmı koliler halinde bodrumda, dolabım sökülmüş şekilde bodrumda, kıyafetlerim bavullar içinde ailemin evinde yani Çanakkale'de. Şu an ne İstanbul'daki eve yerleşebiliyorum ne de Çanakkale'ye, tam anlamıyla ortada kaldım, ne bok yiyicem en ufak bir fikrim bile yok.

Bu hak hırsızlarının anasını avradını skiyim, babaannelerine tecavüz ediyim, beyinlerini Doctor Hannibal gibi onlar uyanıkken yiyeyim, o kadar sinirli o kadar hırslıyım ki resmen bir katil potansiyeli sezinliyorum bugünlerde kendimde.


23 Ağustos 2010 Pazartesi

Teşekkür ederim


Yıldönümleriydi.
Adam, beraber düzenledikleri odalarını çiçeklerle süslemek için gecenin bir vakti onlarca çiçek buldurmuştu arkadaşlarına.
Kadın ise her şeyden habersiz evdekilerle muhabbet ediyordu. Adam odaya çağırdı kadını..

Kadın: ''Efendim kuzum?'' diye sordu.

Adam, sevdiği kadının suratına bakıyor, onun için hazırladığı süprizi görmesini bekliyor, yüzündeki mutluluğu, mimiklerini hayatı boyunca unutmayacağı şekilde aklına kazımak istiyordu.
Kadın ise hala farketmemişti çiçeklerle süslü odayı.
Çünkü adamdan başkasını gözü görmüyordu, ne oda, ne insanlar, ne de dünya umrunda değildi sevdiği adamın yüzüne bakarken. Çünkü O varken dünya yoktu, çünkü kadın tek kelimesiyle hayatındaki her şeyi feda edebilirdi o adam için. Kadın tekrar sordu:

-'Neyin var?'

Adam şaşırdı, kadın cidden farketmemişti süprizi.

Adam: 'Odamıza bakar mısın?' dedi.

Kadın odanın çiçeklerle süslü olduğunu gördüğünde, yıl dönümlerini unuttuğunu düşündüğü sevgilisine asla bırakmayacakmış gibi sarıldı. Tek kelime edemedi, ne bir 'Seni seviyorum.' çıktı dudaklarından ne de başka bir şey sadece sarıldı, usulca : 'Teşekkür ederim. Her şey için.' diyebildi ve dudaklarına bir öpücük kondurdu.

O gece çok içtiler, hiç içmedikleri kadar çok, 1 cm ötesini göremeyecek kadar çok.

Sevişmediler o gece, sarıldılar sadece, konuştular sabaha kadar.
Kadın hayatında olmadığı kadar mutluydu, adam da öyle.
Gecenin sonlarına doğru hayallerinden bahsettiler, asla gerçekleşmeyeceğini bildikleri hayallerinden.

Gündoğarken adam sevgilisinin yüzünü ellerinin içine aldı, uzun uzun baktı ve 'Artık ayrılmamız gerekli.' dedi.
Kadın sadece baktı.
Tek kelime edemedi gecenin başında olduğu gibi.
'Neden?' diye soramadı, çünkü nedenini biliyordu.

Usulca sokulup 'Teşekkür ederim. Her şey için.' diyebildi ve dudağına hafif bir öpücük kondurup, gitti.
Ne kadın ağladı, ne de adam.

Çünkü onlar, ilişkilerine yalanlar, kavgalar girmeden; aşkları kirlenmeden bırakmışlardı.
Çünkü onlar kusursuzdu.
Çünkü onlar nedenini biliyorlardı.
Çünkü aşk bazen bir zaman hatasıydı.
Çünkü onlar biliyorlardı: 'Aşk yalnız bir operadır.'
Bir gece uyudular.
Ve hiç uyanmadılar.
Kadın şehri terketti, adam güneşin doğuşunu izleyip, bir kadeh daha koydu.

22 Ağustos 2010 Pazar

Çünkü benim evimin bahçesini yıldızlar aydınlatıyordu

Dünyanın en şanslı çocuklarından biriydim ben.

Doğduğumdan beri aynı mahalledeyim, bahçeli bir evde büyüdüm. Mahallenin küçük çocuğuydum hep. İğrenç sesimle şarkı söyleyerek girerdim hep yaşadığım sokağa, herkes geldiğimi anlardı, hala da öyle. Aylarca bu şehirde olmasamda hala aynı şekilde girerim elimde bavulumla yaşadığım sokağa, herkes gülerek selamlar beni, burada olduğum için mutlu olduklarını gösterirler.




Babam bahçeyle uğraşmayı çok sevdiğinden evimizin bahçesini cennetti her daim. Küçükken kiraz ağacına tırmanan, eriği dalından yiyip karşıda oynanan futbol maçı hakkında yorum yapan küçük bir erkek çocuğu gibi büyüdüm bu mahallede.

İlk sigaramı arka bahçede duran manolya ağacının güzel kokuları arasında içtim, manolya ağacı sadece ağustos ayında açar, bembeyaz bir çiçeği vardır ama çiçeğine dokunduğun anda çiçeği solar. Merak ya! O ağaçtan kaç çiçek soldurmuşumdur.
Şu an evimizin büyüklüğünde oldu o ağaç, babam 1986 yılında yani doğduğum yıl dikmiş, şimdi ise 3 katlı bir bina büyüklüğünde ben ise bu evde 24 yaşında küçücük bir çocuğum hala.

İlk aşkımı da odamın arka bahçeye bakan camından yıldızları seyrederken düşündüm, karşıdaki sokak lambasının yanmadığı, yan taraftaki binanın yapılmadığı, her yanın karanlık olduğu, yıldızların ise bahçeyi aydınlatacak kadar parladığı zamanlarda.

Dün gece, uzun yıllar sonra odamın camında sigara içtim, bir sokak lambası yanıyordu, etraf evlerle dolmuştu, yukarı baktım, yıldızlar hala parlıyordu ama bir fark vardı ne yıldızlar arka bahçeyi aydınlatıyordu ne de ben aşık olabilecek kadar umutluydum artık. Ben bunları düşünürken garip bir şekilde o an elektrikler kesildi, sokak lambası söndü, yine yıldızlar parlamaya başladı tekrardan aydınlattı bahçemi, kalbimi, ruhumu. Yeniden düşündüm bu evden uzak olduğum zamanlarda yaşadıklarımı:  ''Ne olursa olsun ben şanslıydım!'' dedim.

Çünkü ben odamın camından hala yıldızları izleyebiliyordum...

Çünkü benim evimin bahçesini yıldızlar aydınlatıyordu..

18 Ağustos 2010 Çarşamba

cCc İspanya İker cCc

Son zamanlarda Barcelona ve İspanyol erkekleriyle kafayı bozmuştum.Gece yatmadan önce :'Allah'ım bana bir ispanyol koca bahşet, Barcelona sokaklarında gezelim elele gitar tınıları eşliğinde, ay ışığı süslesin gecemizi.' şeklinde iğrenç derecede romantik dualar ediyordum.



Yazlıkta bir gün yine sahilde oturuyorduk. Ben yine 'Aah Barcelona'da olacaktık, her yerde gitarlar, yakışıklı adamlar, ay ışığı, hafif bir esinti, biraz şarap-gazoz, hafif sarhoşluk, şarhoşken içilen işkembe.' diye saçmalarken bir arkadaşın İspanyol sevgilisi olduğu aklıma geldi.(Tamam, Barcelona'ya gitmedim, ama her tarafta gitar çalan yakışıklılar, taş gibi ispanyol adamlar olduğunu hayal ediyorum. Evet, öyle.)



Ben bir anda celallendim, yüzüme nur geldi, kafamın üstünde ampul işareti çıktı ve: ''Aaa yok mu lan seninkinin kuzeni, amcaoğlu, amcası, dayısı, kardeşi, ananesi?'' diye sordum.
Allah'ın çok şanlı kulum ya, çok süpersonik bir cevap aldım: ''Kızım bitane vardı, süper başarılı, Barcelona'da yaşıyor, bir şirkette çalışıyor, bu kadar para alıyor, bu kadar kasları var, şöyle gözleri var.'' diye ballandıra balladıra anlattı. Tabi ben yine çizgi film karakterine dönüşerek gözlerimden kalp işareti çıkyı, kurta dönüştüm üzerine bir de 'Uuuğ'ladım, şu şekilde:

''Uuuğğğ bebeğim, adı ne peki?''

''Oha! adını unuttum dur öğreniyim.'' dedi ve sevgilisine mesaj attı.


Olayın traji-komik, kalp parçalayıcı, ağlatıcı, yerden yere vurucu, headbang yaptırıcı noktası ise burada başlıyor.
Çocuğun adı ne çıktı dersiniz?


Öyle biri olduğunu öğrendiğim dakika hakkında hayaller kurmaya başladığım benim bitanecik ispanyolum, yakışıklı prensimin adı 'Iker'.
'i' yi büyük harfle yazdım bilerek.
Ulan adamın adı iker çıktı.
İker lan iker. Bildiğin iker. Ben Fernando falan çıkar diye düşündüm ama adam alenen ikicek bizi.


Ben napıyım? Bundan sonra kara bahtım kör talihim diyip adama veriyim mi? Napıyım yani.
Yine başlamadan biten bir aşk hikayesiyle daha karşı karşıyayım canlarım.
Barcelona hayallerimi balıklar yedi, gitarlar kafamda kırıldı.
Aşk yine başka bahara kaldı.


Not: Kpss ile ilgili bir yazı yazıcam lakin okullar daha yeni belli oldu, puanım 79.792; İstanbul'da o kadar alakasız okul var ki ne yapacağımı şaşırdım, 1 eylüle kadar onunla da alakalı bol küfürlü, güllü, çubukçulu bir yazı yazacağım. Şimdilik öpmüyorum, çünkü çok sıcak ve kesin terlisinizdir babay.

17 Ağustos 2010 Salı

Duvardaki sinek

Bazı erkekler karasinek gibidir; sadece vızıldarlar, zarar vermezler, hafiften rahatsız ederler o kadar. Bazılarıysa sivrisinek gibi; ısırdıkları an tatlı bir kaşıntı tutar, kaşıntı yavaş yavaş artar, kaşımaktan yara olur.




O yüzden karasinek kıvamındaki adamları çok rahat öldürürüz; sivrisinekler ise bizi bütün gece uyutmazlar, açtıkları yaranın izi kalır, birini öldürürsen diğeri sana zarar vermeye devam eder. Karasinek tipli adamları öldürdüğünde hemen yere düşerler, duvarda izleri kalmaz; diğerlerinin ise duvarda izleri kalır ve o sizin kanınızdır.





Bu yüzden derim ki ‘Kadın dediğin vurduğunda yere yapışacak’ cümlesi ‘Erkek dediğin vurduğunda duvara yapışacak.’ şeklinde değiştirilmelidir.






Çünkü biz kadınlar asla insanlara aşık olmalıyız; ‘ezik’ diye tabir ettiğimiz adam aslında ‘’karasinek’’tir, ‘’piç’’ler ise sivrisinek. Kanımızı içerler; sıktığımız sinek öldürücüler, sürdüğümüz ‘‘off’’ lar bir boka yaramaz, onlar istediklerinde biz fark etmeden sinsice yaklaşıp ısırırlar, kanımıza o kaşıntı verici maddeyi salarlar, kanımızda dolaşılar. Maddenin etkisi geçtiğinde bıraktıkları izleri görürüz, önce şişerler, sonra yara olurlar, yaralar kabuk bağlar, kabuklar ize dönüşür…






Bize ise sadece gece kalkıp o adamı öldürmek, duvarda duran kendi kanımızı izlemek, uykumuzun kaçması ve o yarayı kanatana kadar kaşımak, yaranın kabuk bağlamasını izlemek ve kabuğun ardından kalan izleri saymak kalır.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Bir tatil kafası

Merhaba tombiliboolar




Bunu yeni öğrendim, TRT çocukta bir program; psikopat bir şey, teletabiler yanında halt etmiş. Ne kafayla bu programı yazdıklarını anlamamakla birlikte, biz ne kafayla bunu yeğenim Efe’ye izletiyoruz onu da çözmüş değilim.




Her neyse; şu an yazlıktayım, bahçede yazıyorum bu yazıyı. Puştum farkındayım, hatta bu yıl tatilin bokunu çıkardım onun da farkındayım. 2 haftadır yazlıktayım, yandım mı? Evet, tabiî ki. Ama şu şekilde; sürekli okey oynadığımızdan vesikalık denilecek bölge (surat, omuz, boyun, göğüs kısmı) cillop gibi yandı. Havlunun üstünde uno oynadığımız için göbek bölgem de o şekilde yandı, ama bacakları sormayın, sanki sonradan eklenmiş gibi duruyor, BEMBEYAZ!





‘’Güneşlensene kızım salak mısın! Kağıt, okey gibi oyunlar oynayarak yanılmaz.’’ dediğinizi tahmin ediyorum. Onu da denedim!






Bugün bir değişiklik yapıp yatmaya çalıştım ve tamamen güneşlenme özürlüsü bir insan olduğumu tekrar kanıtladım. Durduğum yerde duramıyorum ki bacaklarımı yakıyım. Yatıyorum, 1 dakika sonra yer değiştiriyorum, 30 saniye sonra sigara yakıyorum, sonra sıcak oldu diyip denize giriyorum, çıkıyorum, yine yatmaya çalışıyorum, hoop birileri geliyor; ‘Ay hadi fotoğraf çekeliiiğğğööğğğm’ bahanesiyle kalkıyorum ve bir bakıyorum ki saat 6 olmuş, ‘’Eh! Haydi o zaman okey oynama vakti!’’ derken, tabiî ki yanamadım. Allah’ım bacaklarım bembeyaz, neden bembeyaz! Süt gibi mına koyiğm, bronz tenden nefret eden ben, hırs yaptım resmen! Yanacak o bacaklar, yoğurt süreceğim derece yanacak! Öyle yanacak ki acısından gece uyuyamıycam! Bunlar sanki benim bacaklarım değil de başkasının bacakları, omzumla arasında en az 3 ton fark var.






Not düşmek isterim ki; evet bu aralar tek sorunum bu.






İkinci notu düşmek isterim ki; bugün 6 ağustos, sınav puanlarının açıklanmasını bekliyordum ama pazartesiye ertelenmiş, yine stresliyim, tabi bunda bacaklarımın süt kıvamında omuzlarımın da çikolata kıvamında olmasının da etkisi var.






Tatil, seni çok seviyorum, kaptım alt dudaktan. (Evet, tatilin.)

23 Temmuz 2010 Cuma

Worth the wait


Sana, seni sen değilmişsin gibi anlatmak kadar keyifli bir şey varsa senin sen olduğunu anlayacak mısın heyecanıdır.


Ben, sana, seni anlatırken senin benimle ben değilmişim gibi konuşman canımı sıkan.


Aslı'nın dediği gibi: ''İçim acıdı birisine onun aslında başkası olduğunu anlatmaya çalışırken, bana inatla "hayır ben buyum" diyerek patates çuvalından farksız boş bir insanı gösterirken . . ''


'Boş' olmadığını görmek istiyorum sadece, olmadığını göstermek istiyorum. Beni hayal kırıklığına uğratma istiyorum, çabalıyorum, gereksiz maskelere bürünüyorum.


Maskelerden nefret ederken şekilden şekle giriyorum sana seni anlatırken. 
Maskeler paramparça oluyor sen kendini; beni anlamazken.


Oturuyorum, düşünüyorum, anlatıyorum, yazıyorum, dinliyorum, okuyorum ama inandıramıyorum seni sen olduğuna, 'Boş' olmadığına. 


Sadece bekliyorum, mutlu sonumun anlatılacağı 3 dakika 36 saniyelik şarkıyı yazmanı.


'Zamana bıraktım' derler ya..
Zaman kelimesi yetersiz bu çabalarım arasında.
.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Damien Rice-9 crimes










Bir şarkıyla mutlu son yaratmaya çalışıyorum, 3 dakika 36 saniye sürüyor.


Yalnızsanız, müzik her şeydir.




''This is not what I do
It's the wrong kind of place
To be thinking of you
It's the wrong time
For somebody new
It's a small crime
And I've got no excuse.. ''







Sessiz kalma! Şafak'ını söndürme!

Bu blogu bir kaç ay önce atanamayan öğretmenler için bir eğlence mahiyetinde açmıştım. 
Çünkü ben de bir 'atanamayan öğretmenim.'
Bu sınavın nelere neden olduğunu, insanın dünyasında ne büyük yaralar açtığını kendi dilimde, kendi yaşadıklarımda anlatmaya çalıştım bir nebze de olsa.


Şimdiki yazım ise Şafak Bay için, o da bir atanamamış öğretmen. O, bir derse dahi giremeden kansere yakalanmış; sınav stresiyle, işsizlikle mücadele ederek kanseri birazda olsa yenmeye çalışmış bir öğretmen.


Şu an hastalığı ilerlemiş durumda ve o fiziksel güçsüzlükle Ankara Abdi İpekçi parkında açlık grevinde. Tedavisi için Amerika'ya gitmesi gerekli, tedavi ücreti çok pahalı. '25 yaşında ölmek istemiyorum.' diyor, bu insan bir Türkçe öğretmeni ve Türkçe'mize önem verilmeyen bu dönemde çocuklarımıza bir şeyler öğretmek istiyor. Öğretmesi için ise yaşaması gerekli.


O, tüm atanamayan öğretmenler için uğraştı. 
O, hepimiz için atanamayan öğretmenler platformunun öncülüğünü yaptı.
Şu an bizim yardımımıza ihtiyacı var ve çok vakti yok.

Eğer maddi olanağınız varsa;  




Yoksa bile hemen hemen hepinizde olan twitter hesabından ona #SAFAK etiketiyle destek verin. Süper yardımsever cumhurbaşkanımıza, Obama'nın kankası başbakanımıza sesimizi duyuralım. Şu an para bulunsa bile Amerika için vize verilmiyor. O, hepimiz için uğraştı. Bir insanın yaşamı için desteğinizi esirgemeyin. Hepimizin Şafak'ını söndürmelerine izin vermeyin.


Şafak Bay'a destek için kurulmuş internet adresleri: http://www.safakbay.com/
                                                                             http://www.safakbay.org/
                                                                             http://www.facebook.com/SafakSonmesin?ref=mf

20 Temmuz 2010 Salı

Efe'nin ilk deniz deneyimi

Unutmadan, burda da kayıtlara geçsin.
Dün benim küçücük yeğenimi ilk defa denize soktuk, kucağımda çırıçıplak halde ilk başta biraz irkilerek denize girdi.
Daha sonra ise bizi parmağımızdan tutup sürükledi, hadi denize girelim diye. 15 aylık ve ben onu dünyadaki herkesten daha çok seviyorum.

Doğayı gördüm

Siz şu an o apartman katlarına sıkışmışken, ben bu yazıyı evimin bahçesinde, armut koltuğa yayılmış şekilde, çıplak ayakla çimlere basarken yazıyorum.


Laptopun ve benim üzerime karıncalar tırmanıyor, az önce bir uğur böceği kovaladım 'Gel yavrum, gel bak şarkı söylüycem sana, uuuç uuuç böcekçiiik.' diye ama kaçtı. Sanırım sesim pek güzel değil, ama olsun inanılmaz huzurluyum. Resmen kafam kaçtı, ceviz ağacına bakıp 'Oha oğlum lan bu doğa ne güzel şey.' diye konuşuyorum. Sağ tarafımda ise babamın çimlerden yarattığı şaheser mevcut, benim, yeğenimin ve ablamın adını yazdı çimlerden kocaman şekilde, onun fotoğrafını da bir dahaki yazımda buraya iliştirmek istiyorum. Çünkü bu şekilde bir babaya sahip olduğum için çok şanslıyım.


Bir de bu armut koltuk olayı var. Ne güzelsin oğlum sen böyle, ne rahatsın, sandalyeleri kırıcam evdeki, tek sen kal, tek aşkım sen ol diye. Bir de bizim bahçedeki karıncalar biraz sapık sanırım, tshirtümden içeri girmeye çalışıyor piçler, garip garip hareketler yapmaya başladım bahçede, tabi yine kendi kendime konuşarak.


Bunu yazıyı da piçliğine yazıyorum sanırım çünkü bu yıl o apartman dairesinin içinde o kadar sıkıntılı günler geçirdim ki bu şekilde bir huzuru özlemişim. Elektrik süpürgesiyle konuşmak yerine karıncayla ya da ceviz ağacıyla konuşmak iyi geldi.


Şimdi 'Neden insanlarla konuşmuyorsun manyak mısın lan?!' diyeceksiniz, onlarla da konuşuyorum sanırım ama bunun tadı bir başka, kendi kendine konuşurmuşcasına başka bir nesneyle ya da bitkiyle konuşmak.


İç sesimi dinlemenin de başka bir yolu bu, konuşmadan duramam çünkü ben, sürekli insanlarla konuşmak bir süre sonra yoruyor, kendimi anlamanın başka bir çeşidini de bu şekilde buldum ben de.


Şu an ne insanları anlamak, ne küçük hesapları düşünmek, ne de hayatla alakalı başka bir problemi kafama takmak istiyorum, sadece duruyorum ve bunu 2 yıldır inanılmaz özlemişim. Kafamda sınav, gelecek derdi olmadan sadece durmak.


Önceki yazımda kalbimden 'küt küt küt' şeklinde sesler geliyor, ritm bozuklukları yaşıyorum demiştim ya, ne yazık ki hala devam ediyor. Doğru olup olmadığını bilmiyorum şu anda, hayatımda ilk defa 'Ulan kanka ayağı göt ayağına dönsün.' diye düşünüyorum, ama olmayacak sanırım. Belki de ben karamsarım, şu an onu bile kafama takmak istemiyorum, istemesemde arada aklıma gelmiyor değil.


Ah hep kendimle çelişiyorum, ne yaptığım belli değil, mesela bu yazıyı yazarken aklıma geldi yine ve vücudum garip reaksiyonlar vermeye başladı. Of bilmiyorum. Neler olacak hiç kestiremiyorum. Sadece umarım bu sefer  bir arkadaşımın da dediği gibi 'Beni üzecek, yıllarca süründürecek bir piç kurusuna.' rastlamışımdır.