18 Ağustos 2010 Çarşamba

cCc İspanya İker cCc

Son zamanlarda Barcelona ve İspanyol erkekleriyle kafayı bozmuştum.Gece yatmadan önce :'Allah'ım bana bir ispanyol koca bahşet, Barcelona sokaklarında gezelim elele gitar tınıları eşliğinde, ay ışığı süslesin gecemizi.' şeklinde iğrenç derecede romantik dualar ediyordum.



Yazlıkta bir gün yine sahilde oturuyorduk. Ben yine 'Aah Barcelona'da olacaktık, her yerde gitarlar, yakışıklı adamlar, ay ışığı, hafif bir esinti, biraz şarap-gazoz, hafif sarhoşluk, şarhoşken içilen işkembe.' diye saçmalarken bir arkadaşın İspanyol sevgilisi olduğu aklıma geldi.(Tamam, Barcelona'ya gitmedim, ama her tarafta gitar çalan yakışıklılar, taş gibi ispanyol adamlar olduğunu hayal ediyorum. Evet, öyle.)



Ben bir anda celallendim, yüzüme nur geldi, kafamın üstünde ampul işareti çıktı ve: ''Aaa yok mu lan seninkinin kuzeni, amcaoğlu, amcası, dayısı, kardeşi, ananesi?'' diye sordum.
Allah'ın çok şanlı kulum ya, çok süpersonik bir cevap aldım: ''Kızım bitane vardı, süper başarılı, Barcelona'da yaşıyor, bir şirkette çalışıyor, bu kadar para alıyor, bu kadar kasları var, şöyle gözleri var.'' diye ballandıra balladıra anlattı. Tabi ben yine çizgi film karakterine dönüşerek gözlerimden kalp işareti çıkyı, kurta dönüştüm üzerine bir de 'Uuuğ'ladım, şu şekilde:

''Uuuğğğ bebeğim, adı ne peki?''

''Oha! adını unuttum dur öğreniyim.'' dedi ve sevgilisine mesaj attı.


Olayın traji-komik, kalp parçalayıcı, ağlatıcı, yerden yere vurucu, headbang yaptırıcı noktası ise burada başlıyor.
Çocuğun adı ne çıktı dersiniz?


Öyle biri olduğunu öğrendiğim dakika hakkında hayaller kurmaya başladığım benim bitanecik ispanyolum, yakışıklı prensimin adı 'Iker'.
'i' yi büyük harfle yazdım bilerek.
Ulan adamın adı iker çıktı.
İker lan iker. Bildiğin iker. Ben Fernando falan çıkar diye düşündüm ama adam alenen ikicek bizi.


Ben napıyım? Bundan sonra kara bahtım kör talihim diyip adama veriyim mi? Napıyım yani.
Yine başlamadan biten bir aşk hikayesiyle daha karşı karşıyayım canlarım.
Barcelona hayallerimi balıklar yedi, gitarlar kafamda kırıldı.
Aşk yine başka bahara kaldı.


Not: Kpss ile ilgili bir yazı yazıcam lakin okullar daha yeni belli oldu, puanım 79.792; İstanbul'da o kadar alakasız okul var ki ne yapacağımı şaşırdım, 1 eylüle kadar onunla da alakalı bol küfürlü, güllü, çubukçulu bir yazı yazacağım. Şimdilik öpmüyorum, çünkü çok sıcak ve kesin terlisinizdir babay.

17 Ağustos 2010 Salı

Duvardaki sinek

Bazı erkekler karasinek gibidir; sadece vızıldarlar, zarar vermezler, hafiften rahatsız ederler o kadar. Bazılarıysa sivrisinek gibi; ısırdıkları an tatlı bir kaşıntı tutar, kaşıntı yavaş yavaş artar, kaşımaktan yara olur.




O yüzden karasinek kıvamındaki adamları çok rahat öldürürüz; sivrisinekler ise bizi bütün gece uyutmazlar, açtıkları yaranın izi kalır, birini öldürürsen diğeri sana zarar vermeye devam eder. Karasinek tipli adamları öldürdüğünde hemen yere düşerler, duvarda izleri kalmaz; diğerlerinin ise duvarda izleri kalır ve o sizin kanınızdır.





Bu yüzden derim ki ‘Kadın dediğin vurduğunda yere yapışacak’ cümlesi ‘Erkek dediğin vurduğunda duvara yapışacak.’ şeklinde değiştirilmelidir.






Çünkü biz kadınlar asla insanlara aşık olmalıyız; ‘ezik’ diye tabir ettiğimiz adam aslında ‘’karasinek’’tir, ‘’piç’’ler ise sivrisinek. Kanımızı içerler; sıktığımız sinek öldürücüler, sürdüğümüz ‘‘off’’ lar bir boka yaramaz, onlar istediklerinde biz fark etmeden sinsice yaklaşıp ısırırlar, kanımıza o kaşıntı verici maddeyi salarlar, kanımızda dolaşılar. Maddenin etkisi geçtiğinde bıraktıkları izleri görürüz, önce şişerler, sonra yara olurlar, yaralar kabuk bağlar, kabuklar ize dönüşür…






Bize ise sadece gece kalkıp o adamı öldürmek, duvarda duran kendi kanımızı izlemek, uykumuzun kaçması ve o yarayı kanatana kadar kaşımak, yaranın kabuk bağlamasını izlemek ve kabuğun ardından kalan izleri saymak kalır.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Bir tatil kafası

Merhaba tombiliboolar




Bunu yeni öğrendim, TRT çocukta bir program; psikopat bir şey, teletabiler yanında halt etmiş. Ne kafayla bu programı yazdıklarını anlamamakla birlikte, biz ne kafayla bunu yeğenim Efe’ye izletiyoruz onu da çözmüş değilim.




Her neyse; şu an yazlıktayım, bahçede yazıyorum bu yazıyı. Puştum farkındayım, hatta bu yıl tatilin bokunu çıkardım onun da farkındayım. 2 haftadır yazlıktayım, yandım mı? Evet, tabiî ki. Ama şu şekilde; sürekli okey oynadığımızdan vesikalık denilecek bölge (surat, omuz, boyun, göğüs kısmı) cillop gibi yandı. Havlunun üstünde uno oynadığımız için göbek bölgem de o şekilde yandı, ama bacakları sormayın, sanki sonradan eklenmiş gibi duruyor, BEMBEYAZ!





‘’Güneşlensene kızım salak mısın! Kağıt, okey gibi oyunlar oynayarak yanılmaz.’’ dediğinizi tahmin ediyorum. Onu da denedim!






Bugün bir değişiklik yapıp yatmaya çalıştım ve tamamen güneşlenme özürlüsü bir insan olduğumu tekrar kanıtladım. Durduğum yerde duramıyorum ki bacaklarımı yakıyım. Yatıyorum, 1 dakika sonra yer değiştiriyorum, 30 saniye sonra sigara yakıyorum, sonra sıcak oldu diyip denize giriyorum, çıkıyorum, yine yatmaya çalışıyorum, hoop birileri geliyor; ‘Ay hadi fotoğraf çekeliiiğğğööğğğm’ bahanesiyle kalkıyorum ve bir bakıyorum ki saat 6 olmuş, ‘’Eh! Haydi o zaman okey oynama vakti!’’ derken, tabiî ki yanamadım. Allah’ım bacaklarım bembeyaz, neden bembeyaz! Süt gibi mına koyiğm, bronz tenden nefret eden ben, hırs yaptım resmen! Yanacak o bacaklar, yoğurt süreceğim derece yanacak! Öyle yanacak ki acısından gece uyuyamıycam! Bunlar sanki benim bacaklarım değil de başkasının bacakları, omzumla arasında en az 3 ton fark var.






Not düşmek isterim ki; evet bu aralar tek sorunum bu.






İkinci notu düşmek isterim ki; bugün 6 ağustos, sınav puanlarının açıklanmasını bekliyordum ama pazartesiye ertelenmiş, yine stresliyim, tabi bunda bacaklarımın süt kıvamında omuzlarımın da çikolata kıvamında olmasının da etkisi var.






Tatil, seni çok seviyorum, kaptım alt dudaktan. (Evet, tatilin.)

23 Temmuz 2010 Cuma

Worth the wait


Sana, seni sen değilmişsin gibi anlatmak kadar keyifli bir şey varsa senin sen olduğunu anlayacak mısın heyecanıdır.


Ben, sana, seni anlatırken senin benimle ben değilmişim gibi konuşman canımı sıkan.


Aslı'nın dediği gibi: ''İçim acıdı birisine onun aslında başkası olduğunu anlatmaya çalışırken, bana inatla "hayır ben buyum" diyerek patates çuvalından farksız boş bir insanı gösterirken . . ''


'Boş' olmadığını görmek istiyorum sadece, olmadığını göstermek istiyorum. Beni hayal kırıklığına uğratma istiyorum, çabalıyorum, gereksiz maskelere bürünüyorum.


Maskelerden nefret ederken şekilden şekle giriyorum sana seni anlatırken. 
Maskeler paramparça oluyor sen kendini; beni anlamazken.


Oturuyorum, düşünüyorum, anlatıyorum, yazıyorum, dinliyorum, okuyorum ama inandıramıyorum seni sen olduğuna, 'Boş' olmadığına. 


Sadece bekliyorum, mutlu sonumun anlatılacağı 3 dakika 36 saniyelik şarkıyı yazmanı.


'Zamana bıraktım' derler ya..
Zaman kelimesi yetersiz bu çabalarım arasında.
.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Damien Rice-9 crimes










Bir şarkıyla mutlu son yaratmaya çalışıyorum, 3 dakika 36 saniye sürüyor.


Yalnızsanız, müzik her şeydir.




''This is not what I do
It's the wrong kind of place
To be thinking of you
It's the wrong time
For somebody new
It's a small crime
And I've got no excuse.. ''







Sessiz kalma! Şafak'ını söndürme!

Bu blogu bir kaç ay önce atanamayan öğretmenler için bir eğlence mahiyetinde açmıştım. 
Çünkü ben de bir 'atanamayan öğretmenim.'
Bu sınavın nelere neden olduğunu, insanın dünyasında ne büyük yaralar açtığını kendi dilimde, kendi yaşadıklarımda anlatmaya çalıştım bir nebze de olsa.


Şimdiki yazım ise Şafak Bay için, o da bir atanamamış öğretmen. O, bir derse dahi giremeden kansere yakalanmış; sınav stresiyle, işsizlikle mücadele ederek kanseri birazda olsa yenmeye çalışmış bir öğretmen.


Şu an hastalığı ilerlemiş durumda ve o fiziksel güçsüzlükle Ankara Abdi İpekçi parkında açlık grevinde. Tedavisi için Amerika'ya gitmesi gerekli, tedavi ücreti çok pahalı. '25 yaşında ölmek istemiyorum.' diyor, bu insan bir Türkçe öğretmeni ve Türkçe'mize önem verilmeyen bu dönemde çocuklarımıza bir şeyler öğretmek istiyor. Öğretmesi için ise yaşaması gerekli.


O, tüm atanamayan öğretmenler için uğraştı. 
O, hepimiz için atanamayan öğretmenler platformunun öncülüğünü yaptı.
Şu an bizim yardımımıza ihtiyacı var ve çok vakti yok.

Eğer maddi olanağınız varsa;  




Yoksa bile hemen hemen hepinizde olan twitter hesabından ona #SAFAK etiketiyle destek verin. Süper yardımsever cumhurbaşkanımıza, Obama'nın kankası başbakanımıza sesimizi duyuralım. Şu an para bulunsa bile Amerika için vize verilmiyor. O, hepimiz için uğraştı. Bir insanın yaşamı için desteğinizi esirgemeyin. Hepimizin Şafak'ını söndürmelerine izin vermeyin.


Şafak Bay'a destek için kurulmuş internet adresleri: http://www.safakbay.com/
                                                                             http://www.safakbay.org/
                                                                             http://www.facebook.com/SafakSonmesin?ref=mf

20 Temmuz 2010 Salı

Efe'nin ilk deniz deneyimi

Unutmadan, burda da kayıtlara geçsin.
Dün benim küçücük yeğenimi ilk defa denize soktuk, kucağımda çırıçıplak halde ilk başta biraz irkilerek denize girdi.
Daha sonra ise bizi parmağımızdan tutup sürükledi, hadi denize girelim diye. 15 aylık ve ben onu dünyadaki herkesten daha çok seviyorum.